Güneş Herkesi Isıtır: Kayseri


Kayseride’yiz veya Caesarea’da
ama bilemezsiniz şehrin içine girmeden nerede olduğunuzu Toki kılıklı binlerce kiç bina sarmış her tarafı.
Neyse zar zor bulduk ki lokantayı devlet gösterdi yüzünü bize
Ne de olsa başkente gelmiştik
Lokanta sıradanlığının ihtişamıyla karşıladı bizi
Masa o kadar büyüktü ki birbirimizden uzakta kaldık
oysa biz birleşmeye çalışıyorduk
Söyledim arkadaşlarıma hayıflanarak zenginleştikçe masa büyür,
zengin olan mesafe ister diye
Güçlü olan elle dokunulacak mesafede olmaktan hoşlanmaz.
Fakirse büyük masalardan kaçınır yoksa bir tas çorbası ve çekirdek ailesi kaybolur koca alanda
ve zaten onlar zayıflıktan dolayı birleşmek zorundadır da zorluklara karşı

Malatya’da söylenmişti zaten açık bir kilise var diye
gittik yemeği yer yemez
karşıladı bizi kapıda
elini ayağını koyacak bir yer bulamadan, heyecandan
Garabet’miş adı
Kiliseye o bakıyormuş bir başına
Ailesini bırakıp gelmiş Kayseri’ye, ben okuyamadım kızım bari okusun diye…
‘Ermeni okulu yok ya istanbul’dan başka bir yerde o yüzden ayrıyım’ dedi.
O da bilmiyor Ermenice Malatya’daki Serdar Boyacı gibi
Anadolu’daki birçok Ermeni gibi…
Ben se Serin’den ayrılalı 4 gün olmuşken ve ölmek üzereyken…

Sandım ki Kilise açık olunca Cemaat de var
meğerse üçmüş kalanların sayısı
kendisiyle 4 olmuşlar diğerleri de yaşlı zaten dedi

Şüphelerimi yanlış çıkarmadı tekliklerin devleti
Malatya’da cemaat var kilise yok
Kayseri’de kilise var cemaat yok
teklikler serisine bir de işlemezliği eklemek gerek

Garabet ağlamak üzereydi ki gitmek zorundayız dendi
gitmek zorundayız…
gittik…
ben bunları düşünürken Ermeni konaklarına doğru yollandık
Ermeni mahallesiymiş buralar
‘gördüğün yıkık dökük olan evlerin çoğu Ermeni evidir’ dedi rehberimiz Ali
Etraflarını 90′lar zamanı binaların çevrelediği alanı göstererek
mahalle dediğime bakmayın, 5-10 ev işte hepi topu

Ermeni konakları restore ediliyormuş…
Bir tür komün evi gibiler.
bir sürü odalardan oluşan evlerin ortalarında avluarı var
Serin bu evlerde büyüsün çok isterdim
avluda ortak bakılan çocuklar…
avluda kardeş olan çocuklar…
Ne hoş bizim Sinop’ta avluya hayat denir
Doğru, hayat işte…
Sırıtıyor Ermeni mahallesi Kayseri’nin ortasında
ama şehir merkezinin kaldırımları son model söylemeliyim

devlet yıkmak istediğinin çatısını yıkıyor önce, biliyordum da bir kez daha anladım ki yöntemleri bu
Kar suyu yıkar nasılsa kalan duvarları
Yağmur suyu yıkar nasılsa kalan duvarları
ama yıkım değil bereket yağmış içlerine
insanlar yok belki ama ‘ermeni otları’ bitmiş kiliselerin tam göbeğinde aynı Malatya’daki gibi
bitmiş…
içinde…

Dedim ki ‘resmi tarih soğuktur’
sizin kitaplarınız var parasını bastırp yazdığınız-yazdırdığınız
ezilenlerinse hafızası var
ve ağıtları var
Elbette toprağın da hafızası var
püskürüyor kalbinden biraz eşeleyince acıyı
‘ama Kayseri’de kalan Ermeni üçtür bunu bilesiniz’ dedim
ve bazen rakamlar yeryüzünün en güçlü soyutlamalarıdır bunu da bilesiniz
Sanırım siz Ermeni’siniz dedi…
Hayır ailem Türk ve Sunnidir dedim…
Adım Kemal, soyadım Bozkurt…
Ama Hrant öldürüldüğünden beri de Ermeniyimdir.
‘Zaten onu da Türkler öldürmedi’ dedi…
anlattı komplo teorilerini
Sevag dedim peşi sıra
Duymadı-duyamadı…
Sorumluluk karar verene aittir dedim ben de ve bitti böylece…

Gördüm bugün televizyonda, Türkçe olimpiyatları başlıyormuş…
Kendi ülkendeki dili ve dilleri yokedip, başka ülkelere Türkçe öğretmek…

Kapadokya’dayım şimdi, biraz ara verelim çalışmaya istemişler
Gördüm, kaçmış insanlar yerin altına 1500 yıl önce dahi
Kimbilir belki de Anadolu’nun hakim kültürünün her zaman jargonu budur;
Hep yerin altında kalın, ölü ya da diri…

Kemal Bozkurt
28 Mayıs 2012
Kayseri

This slideshow requires JavaScript.

Güneş Herkesi Isıtır: Malatya


55-60 kişiyiz.
Malatya’da gerçek adını sanını söyleyebilenlerin hepsi bu kadar işte.
Korkanları da sayarsak belki bir kaç yüz daha varız.
‘Ama ben böyle gizli saklı yaşamak istemiyorum. Çocuklarımın adını kendi dillerinde verdim’ dedi.
Üzülerek dinleyenler kadar, şaşırarak dinleyen de vardı aramızda, Ermenice bilmemesine bir Ermeni’nin.
Üstüne üstlük Malatya’da yaşayan Ermenilerin, Hayder’in başkanıydı.
Serdar Boyacı’ydı konuştuğumuz.
Klasik argümandır bilirsiniz Kürtçe bilmeyen kimi Kürtlere ‘Kürtçe’ bilmiyormuş demek.
O kişinin Kürtlü’ğünü sorgulamak bu kolaylıkla.
Soykırımda böyle oluyor ya bizim topraklarda Tehcir adıyla. Yolda kendi kendilerine ölmüşler gibi.
Ben yapmadım miki yaptı der gibi
Oysa şaşırmamız gereken
Adının Serdar olması-oldurtulması.
Elde kalan ne okul ne kilise.
Başka ne olabilirdi ki…

İlk şaşkınlığımı
Bakırköy’de lisede okurken yaşamıştım.
üç sene boyunca beraber okuduğum arkadaşım giderayak bana ‘soyadımın sonuna birde yan ekle’ demiş gitmişti.
o gitmişti bense onun gittiği yerde kaldım.

Zayıf olan sade ve olgun konuşmak zorundadır.
Her an ‘yanlış’ anlaşılabilirler ve genellikle de öyle olur. Ermeniler bu kadar az kalmışken, her ‘yanlış anlaşılmanın’ sonuçları ölümle sonuçlanmışken.
O da o olgunlukta işte.
Zayıfın olgunluğu, tane tane ve sade konuşmanın sarihliği, halinde ve duruşunda belirginleşmişti.

Annesi bazen Paskalya’ya gitmek istediğinde Adıyaman’daki kiliseye giderlermiş.
‘Her gittiğimizde de en azından 10-15 Malatya plakalı araba görüyorum’ diyor.
Çünkü Adıyaman’da degil, Malatya’da görünür olmak sorun olur diyor.
Yaşadığınız yerde bilinme kaygısını anlatıyor…

Oysa görünür olmak için neredeyse takla attığımız zamanları yaşıyorken biz, onların görünür olmayı istememesi ne acayip.
Diyorum ki; Malatya’da kilise açılırsa gelir mi kendini saklayanlar da?
Yok gelmezler diyor yine. Adıyaman’a giderler ama orada görünür ol-a-mayanlarda Malatya’ya gelir.
Şehirlerin kardeşliği..
Gizlilerin kardeşliği…

Yarın Kayseri’ye gideceğiz diğer gazeteci arkadaşlarla, orada kilise açıkmış
Tekli devlet parçalı bazen işte…
Nerelerde neden tek, nerelerde neden çoklu?

Kilise Cami dermiş esnaf; şehrin göbeğindeki Camiye.
En azından kiliseliğini reddetmiyorlar diyor.
En azından ibadethane olarak duruyor diyor ve pek hayıflanmıyor.

Ne acayip…
Kendi sözünden başka kanıt yok ortada Ermeniliğine dair.
İşte bu babaannemin mezarı diye gösteriyor ama oradaki soyadı ile şimdiki soyadının en ufak bir benzerliği dahi yok.
Annesi babası dahi Ermenice anlayabilir ama konuşamazmış.
İnsan dilini hangi aşamada unutmak ister!…
Oysa ‘dönem en çok da dil bilmeler dönemi iken
Sordum ben de; okul yok kilise yok, ibadetinizi yapabiliyormusunuz diye?
Şehir merkezindeki Taş Horon kilisesine gideceğiz görürsünüz dedi
Gittik…
Yaklaşık 800 yıllık ve harabe halde. Otlardan başka canlı yok. ‘Restore edilecek ama bilmiyorum’ diyor.
Çatısı dahi kalmamış
Gökten yağan bereketi içine alıyor…

Yaşar Sarkis’miş babasının adı
Yaşar olması adının ne büyük hasret
Adı hasret anlayacağınız.
Bu topraklarda yaşayabilsin yeter, başka bir şey istemez.
ve mezarlıkta Türkçeleştirilmiş Ermeni soyadları görüyorum.
ve ruhuna fatiha diye yazılan mezar taşlarını.
‘olsun’ diyor bütün olgunluğuyla
‘yanlışlıkla’ yıkılan mezarlığın bekçi odası ve olabilirse birde dua yeri mutlu olabilirim diyor.
zar zor toparladığımız 120.000 tl ile yapmaya çalıştığımız yer neredeyse bitmesine yakın yıkılmış.
Dua etmek ne zor işmiş
Oysa bilmeli bu topraklar dua etmenin değerini.
Öyle ya acıyı en çok yaşayan topraklardan biriside burası ya

‘Taş Horon kilisesini restore edersek ne olsun istersiniz?’ demiş bürokrasi
Bir kilisenin ne olmasının istenmesi ne acayipmiş!
‘Kütüphane olur mu?’ demişler.

Akşamına çıktık Kommagene Krallığına
Nemrut’a
Krallarının bedenlerini saklamak için bir dağ yapmışlar
O kadar çok ki yerinaltındakiler, siz görmesenizde mezarlarını
Anadolu söylüyor size her kazdığınızda bağrını
‘Ben hiçkimse değil herkesim diye’…
Biz anlarız birbirimizi…
Aynı güneş nasılsa tepemizdeki…

Kemal Bozkurt
27 Mayıs 2012
Malatya

Nereden aradığımızın farkındasınız değil mi?


Önceki gün Spartaküs’ü seyrettim…
Andy Whitfield kanserden hayatını kaybettikten sonra pek tadı kalmamıştı ama denk gelince seyrettim yine de
ayaklandıkları ve Roma lejyonunu, cesaretleriyle yendikleri bölümdü
nasılsa Oligarşi’ye ilk saldırılarını yapacaklardı ve kazanacaklardı
Dizi de dahi olsa başarıyı görmek için seyrettim herhalde
Bunu USA dizisinden seyretmemse sadece benim değil, aynı zaman da USA’nında sorunu
bir yandan da Hollywood senaristlerinin geçen sene yaptıkları grev aklımda
Neredeyse bütün dizi çekimlerinin durmasına neden olabilecek kadar güçlüydü direnişleri.
bu yüzden başarılı oldular ya…
ve tabii NBA grevi de aklımda…
Ligin başlayamama tehlikesi hasıl olunca, anlaşmışlardı oyuncularla
İnsan yaşadığı gibi düşünür.
Çarpınca kayalara anlar insan, diğer kayalara çarpanların halini
Bak şimdi hatırladım bizim memleketten de oyuncular var NBA’da
Onlar ne yaptı acaba o zamanlarda…
….
Küçük Roma Lejyonunu yendikleri anda tedirgin bir sevinç belirdi Crixus’un yüzünde
Artık kaçınılamaz bir aşamaya gelmişlerdi
Herşey yeni başlıyordu…
ve daha büyük bür güçle karşı karşıya geleceklerdi
Spartaküs o tedirginliği görerek söyledi artık ordu olacağız diye…
Sonuç almak istiyordu öyle ya da böyle
yenilse de kazanacaktı
ki öyle de olacak

Neyse…
Kendi kuşağım için söyleyebilirim, devrimci müzik gruplarının veya kişilerin pek hakkı vardır üstümüzde
Sadece müzik değildi yaptıkları bence hayatı inşa da ediyorlardı yeniden
Durduk yere bile olsa heyecanlandırıyorlardı beni
‘El pueblo unido jamas será vencido’ diye diye
Yenilgi zamanlarının sakinleştiricileriydiler hatta
belki benim böyle düşüneceğimi hesap etmemiş olanlar için dahi durum böyleydi
Popüler kültür onları ‘Entelektüel şarkıcı’ diye adlandırsa da böyleydi
Son dönem bu durağanlığa bir çıkışla yeniden ses de verildi.
Cumartesi anneleri tekrardan gündeme gelmesine katkıları pek mühimdi.
Bu sadece onlar için geçerli değil yayın organlarında böyle şeyler görüldü bu Mayıs’ta
Belli ki benim anlamadığım, anlayamadığım birşeyler oluyor.
Belki de ben abartıyorum, kimbilir!

Ne oldu da oldu resmi ideolojinin konserlerine katıldılar!

Eurovisiona katılan ‘muhalif’ rock müzik gruplarını da hep anlamaya çalıştım, ama anlayamadım da…
onlar izah etmeden ben kendi kendime ne kadar anlayabilirdim ki…
oysa oralara katılacak binlerce başkası varken.
Kimbilir belki de eleştirdikleri sistemin, kendilerini temsilci seçmelerini bir başarı olarak da görüyor olabilirler.
Dışladığınız ve katlettiğiniz kategoriye muhtaçsınız demek istiyorlar belki de.
Bu bir tercih belki ama ama benim de ‘ben seni öyle sevdim böyle mi sevdim’ deme hakkım var elbet.

5 sene kadar önce Dans Stüdyomuzu bir aşamada pek bilinen bir cola markası markası İngiltere merkezinden aramış ve bir öneri de bulunmuştu
Kendilerinin kurduğu Network’e dahil olmamızı istiyorlardı içinde pek güçlü markalarında olduğu
Ben uzun uzadıya dinledikten sonra
Hayır demiştim
Karşımdaki ses ‘Nereden aradığımızın farkındasınız değil mi?’ demişti
Nezaketimi bozmadan
‘Bu nedenle hayır diyorum’ diye cevap vermiştim…
Hayat bilgim hep söyler bana
İşini iyi yap, sadece iyi yap. Yolun açıktır.
Şaşırtıcı değil di benim için aramaları
Kendimizce kotalar koymuştuk şunu şuraya kadar, bunu buraya kadar yapabiliriz diye
Onlar o kotanın dışındaydılar
O gün beş kere daha arandım
ve en son arama; karşı taraftaki sesin ‘Cevabınızı üstlerime nasıl açıklıycam?’ diye hayıflanmasıyla sonlanmıştı
Neredeyse ben teselli edecektim onu.
Böyle anlar çok olur aslında hayatta zulme uğrayan zalimi sakinleştirmek zorunda kalabilir
‘Üzülme geçer ‘diye…

Kritik aşamaları var insan hayatının,
Öğrencilikten çıkıp kapitalizmin içinde para kazanmaya başladığında ve artık bir sıfatı olduğunda
30′lu yaşlara geçerken evlenmek veya çocuk istediğinde
ve kırklarında geçmiş deneyimlerinin seni hangi yönde belirleyeceğine dair

Kapitalizm aynı başkanlık sistemi gibi bize genelde iki seçenek sunuyor ve bunu akıllıca yapıyor
iki ana güç etrafında öbeklenmek zorunda bırakıyor sizi
ve zaten 5 senede bir katılım hakkınızın olduğu demokrasi’de bu katılım hakkı öyle değerli hale geliyor ki
insanlar öyle kolayca harcamak istemiyor haklarını ya da riske girmek istemiyor.
yani kalan 4 sene 364 gününü Sosyalistlerle geçirip sandık başında şaşabiliyor.
bu bilinç meselesi değil elbette
Söyledim daha önce de
bilinç ile tutarlılık arasında direkt bir ilişki yok

Sanırım Erich Fromm’un bir tespiti vardı
emin değilim aslında kimbilir belki de uyduruyorumdur
‘Yaşlandıkça insanlar devrimcileşir çünkü sistemle bağları kopar’ diye…

Belli bir yaş olgunluğuna gelmiş olanları
oralarda buralarda gördüğüm de
hep Aytül’e soruyorum;
sence neden bu jüride veya yarışmadalar?
‘para meselesi mi başka birşey mi?’ diye
o genellikle ‘buradayım demek’ ve ‘görünür olma arzusu’ diye cevaplıyor.

Zayıfken zayıfım diye
Güçlendiğinizde pozisyonunuzu kaybetmemek için
hep mazeretimiz var anlıyacağınız
Devletin; ne zaman biz alanlara çıkıp haklarımızı talep etsek hep ‘Birlik ve bütünlüğe ihtiyacımız olan şu günlerde’ diyerek taleplerimizi ötelemesi gibi…
Hiç bir zaman gelmiyor itiraz günlerimiz.
Yolda izde gördüğüm sanatçı arkadaşlarımın neredeyse tamamı devletle ilişki halindeki sanat kurumlarından ve yaşananlardan şikayet ediyor ama sosyal alana çıkınca imtina ediyorlar söylemekten.
Yalnızlık kaygısından belki
Biçare olmaktan dolayı belki

Bu Mayıs Sıkıntılı oldu gerçekten…
Bu mayıs o kadar sıkıntılı ki tiyatro tartışmalarının ortasında başlayan ve sessizce giden bir festival var İstanbul’da.
Sessizleştirilen…
Zayıfken zayıfım diye
Güçlenince kaybetmeyeyim diye
Sessizleşilen…

Kemal Bozkurt
Ömer Hayyam
22 Mayıs 2012

Bir tek toprak doğru söylüyor ‘tam bağrımdalar’ diye…


Dün yine kreşten eve doğru seyirtiyorduk Serin’le
Galatasaray’a giderken sağ tarafta Ada müzik’in karşısında kuruyemişçi var tam girişinde de şekerlemeler.
Serin’in yuvarlak dediği halka halka birbirinin içine geçmiş rengarenk şekerlemeler.
Hergün önünden geçerken elimi bırakıp oraya doğru koşturuyor.
Bir süre onları hayranlıkla seyredip binbir çeşit şeker arasından bir tanesini heyecanla seçip alıyor.
Bazı günler onu soluma alıp dükkan tarafına kendim geçiyorum.
görmezse almaz diye, unutur diye…
heyhat yemiyor bu taktiğimi, biraz sonra farkediyor ‘şeker dükkanını’ geçtigimizi ve beni zorla geri döndürüyor.
Şeker almak bir yana onca yolu gerisin geriye tekrar yürümek cabası.
Lenin’in tabiriyle bir adım ileri iki adım geri.
Daha Galatasaray’a varmadan şekerlemeden sıkılıyor ve yarısı yenmiş olarak, her zaman yaptığı gibi bana veriyor.
bense ya kendim yiyorum ya da çöpe atmak durumunda kalıyorum.
Dün şekeri yine bana vermişti ki Baran’la karşılaştım.
Native Project’in gırnatacası olan Baran işte…
Sevgiyle, tatlı tatlı söyledi;
‘Aa çocuğunun şekerini yiyorsun’ diye.
haklıydı
görünen oydu…
ben Serin’in şekerini yiyordum…

Serin’le pusetle gezerken de çok başıma geldi.
Bazen pusetten inip kucağıma çıkmak isterdi.
Bütün direnmelerime rağmen çıkartırdı da kendini kucağıma.
Bir kucağımda Serin öbür elimde puset.
Hele Galata’nın yokuşlarındayken başınıza gelirse ki öyle oluyordu genelde, yolda canınızı verecek hale geliyorsunuz.
Dışardan görünen çok manasızdı ve haklı olarak bazen telkinde bulunurlardı halime acıyanlar.
‘Çocuğu bindirsen ya arabaya’ diye
ama bindirilemezdi işte
Pusetle çocuğunu gezdiren hemen her anne babanın başına gelir.
O yüzden gezmeye çıkarken iyice düşünür ve hatta psikolojik tahminlerde bulunursunuz.
Arabada rahat durur mu, yoksa yürümek mi ister, yoksa kucak mı?
Kararı siz verirsiniz uygulamayı o yapar

Serin’den çok şey öğrendim hiçbir şey göründüğü gibi değil diye…
Diğer anne babaları da anlayabiliyorum onları en garip hallerde görsem dahi…
Kimbilir ne oldu da bu hale geldiler diye
Neyse…
Böyle durumlarda mevzunun öznesine bakıyorum hep, o nasıl diye
ondan alırım haberi…

Roboski’ye de elbette böyle bakıyorum
ben şekeri niye yediğimi 5 saniyede izah ettim Baran’a zaten o da Serin’e bakıp ‘şaka şaka ‘ dedi…
Benim cevap vermeme dahi gerek yoktu ve halimiz ne olup bittiğini anlatıyordu zaten.
Serin, şekeri alınmış birisi gibi değil aksine şekere doymuş bir çocuk olarak duruyordu nasılsa…

Roboski’deyse tam tersine gerçek saklanmaya çalışıldığı için aylardır sessizlik var
Ben Roboski’lilere bakıyorum ‘mutlular mı’ diye
‘Kazayla ölmüş’ gibi mi duruyorlar.
‘Kaderleriyle ölmüş’ gibi mi duruyorlar.
yoksa Öldürülmüş gibi mi!

Bombayı atan pilotlar ben emri uyguladım diye rahat,
Emri veren, bir üstüm var diye,
Amerika, ben daha n’apayım diye,
Dağ ner’de yandı bitti kül oldu.
Bir tek toprak doğru söylüyor ‘tam bağrımdalar’ diye

Dün Radikal’de bir haber yayınlandı Mustafa Kemal Atatürk’ün Seyit Rıza’yla görüştüğüne dair…
Devlet bir gelenektir Türkiye’de
İktidar değişir.
Gelenek değişmez.
Geleneğin sembollerini büyütmüş Şişli Belediyesi
Şişli’nin kendisi devasa bir sembol olmuş
Ancak ve ne yazık ki sembolleri büyütmek sorunları çözseydi herhalde ilk firavunlara nasip olurdu piramitler vesilesiyle.
Dersim’de ne olduysa Roboski’de de olan odur.
Dersim katliamını yapan da yaptım diyemiyor.
Roboski katliamını yapan da yaptım diyemiyor.

Roboski katliamı tek farkla benim Serin’le olan durumumdan ayrılıyor.
ona dışarıdan bakınca da katliam gözüküyor.
İçeriden bakınca da…

* Radikal’de ki haber

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1088253&CategoryID=77

* Osmanlı İmparatorluğu’nun 1822′den son gününe kadar ki bayrağı, Türkiye Cumhuriyeti’nin bazı ufak değişikliklerle kabul ettiği bayrağıdır aynı zamanda.

Kemal Bozkurt
Ömer Hayyam
18 Mayıs 2012

Siz aşktan ne anlarsınız…


Ceylan hiç aşık olamayacak,
aşık olmadığı için öldüğünü de bilmiyor.
muhtemel sadece bir sıcaklık hissetti bedeninde
Ölüm sıcaktır, yaşayana soğuk

Toprak denilen canlı; bir ‘millet’in eline geçirince adına ‘vatan’ denilen ve kutsallaştırıcılar tarafından yüceltilen.
Altımızdan hep akıp gidiyor oysa…

İktidar çürütür…
akşam evlerinizde sizde bizim gibi kuru fasulye, pilav ve belki de iskender yersiniz… yediğiniz olur sizin de…
oysa hayat ‘yiyebildiğin’ kadardır.
ve ‘vatan’ bedeninin kapladığı yer kadardır.
çürütüyorsun
çürüyorsun
insan kendi kokusunu duymazmış
bense duyuyorum senin kokunu
ne isterseniz anlatın.
Çok vaktiniz var, anlatın hiç durmadan; televizyonlardan, gazetelerden…

Struma’yı alacaktınız memlekete, içinde 100′den fazla çocuk olan ve hala denizin dibinde yaşayan.
geçen sene o tekmeyi atmayacaktınız henüz doğmamış ve kalbi yeni oluşmuş olana…

nasıl yemeklerin tadı diyorum;
iyi pişmiş mi?

iktidarın diyorum;
onların da kıçında bir delik var
yukarıdan giren aşağıdan çıksın diye
orada öylece kalsın diye değil.
ve toprak durmaz ayaklarınızın altında,
durmayacak da.

Biraz önce okudum Gabriel Garcia Marquez’in veda mektubunu…
herkesin uyuduğu zamanlarda uyumamayı yeğlerdim demiş…
Uğur ve Ceylan zaten uykuya ihtiyaç duymaz ki…
Demiş ki; nefretimi buza çizerdim güneş çıkınca erisin diye…
emin olun iktidarınız çok zayıf…
ve biz ölüler diyarında yaşayanlar
bir şey yapmayacağız
sadece soracağız size
‘arabalarınızın pasta cilası tamam mı’.
nasılsa sizin de kıçınızda bir delik var
hiçbirşey kalmaz içinizde.

Onlar daha aşık dahi olmamıştı ve siz bunu kıskandınız…
Siz aşktan ne anlarsınız…
Siz Cihan’dan ne anlarsınız…

Kemal Bozkurt
Ömer Hayyam
16 Mayıs 2011

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.